|
The Guardian gazetesinin yorumu ʺErdoĝan Atatürkün mirasına en büyük darbeyi vurmak üzere.ʺ Gaflet mi,
dalalet mi, ihanet mi ?
Batı Emperyalizmi etnik ayrıştırma metoduyla Osmanlıyı yıktı. Șimdi tekrarını deniyor.
Terör daha fazla demokrasi ile çözülseydi, ispanya ve ingiltere yıllarca uĝraşmazdı. Baĝımsız devlet kurma peşindeki adam demokrasiyle yetinir mi ? İmralı `daki cani Mandela yapilmaya kalkılırsa, her Türk Genci bir ordu olur, ya devlet başa, ya kuzgun leşe konar.
Rahmetli Arif Nihat Asya `nın deyimiyle :
ʺOnlar lütfen `den anlamaz, ulan `dan anlar
Onlar çiçek `ten anlamaz, diken `den anlar
Onlar dil `den anlamaz, elden anlar
Onlar önsöz `den anlamaz, son söz `den anlar.ʺ
Kısa bir süre önce Tamil Gerillalarının lideri yok edilince 25 yıllık terör son buldu.
Ömer Seyfettin `in 90 sene önceden gönderdiĝi çözüm yoluna bir bakalım.
Topuz Ömer Seyfettin
Karamanın koyunu,
Sonra çıkar oyunu...
Atasözü
. Halkın gürültüsü taşmış, bir tûfan gibi sarayın saçaklarına çarpıyor, muhaafız neferlerin yüksek atlarını huylandırıyor, tepindiriyordu. Oynayanların içinde zorla kendine yol açan bir atlı kumandanı selamladı:
— Elçi, maiyetiyle beraber menzilinden çıktı, dedi.
— Pekala... Maiyeti kaç kişi var?
— Üç yüz atlı!
Kumandanın solundan neferin sözünü işiten zâbit:
— Üç yüz atlı mı?
Diye sapsarı kesildi.
— Evet...
Bugünkü teşrifata memur olan kumandan güldü:
— Gidi Türkler... Sıkıya geldi mi nasıl küçülürler. Hani eski gururları? Şimdi dünya değişti. Rumeli'nde kuvvvetleri yok. İşte prensimize büyük bir imparator muamelesi yapıyorlar!
Birinci zâbit, daha beter sarararak sordu:
— Nereden anladınız?
— Elçilerin derecesi maiyetin adediyle münasiptir. İşte bak, padişahın hediyelerini, beratını üç yüz atlıyla bir elçi getiriyor!
— Elçi bunları yalnız getirseydi, daha iyi olurdu.
— Niçin?
— İşte öyle...
— Ama biz kabul etmezdik.
— Neden?
— Çünkü şanımızla mütenasib olmazdı. Bir emir, lütuf, bir ihsan gibi... Halbuki böyle maiyetinde üç yüz atlı bulunan bir elçi... Ne demektir? Biliyor musun?
— Ne demektir?
— Padişah, bizim prense: "Benimle müsâvîsin!" demek istiyor.
— Keşke müsâvî olmasaydı da, bu üç yüz atlı Eflâk'a girmeseydi!
— Sen bunamışsın, Dimko...
Birinci zâbit acı acı gülümsedi. Tüysüz yüzünü ekşitti. Atının yelesinden kaldırdığı dalgın sönük gözleriyle kumandanına baktı:
— Ben bunamışım ha?
Dedi.
— Koca Eflâk'ın içinde üç yüz atlıdan kuşkulanıyorsun. Bunlar elçi maiyeti.. İşlemeli mızraklarına, süslü esvaplarına, altın haşalarına , sırma eyerlerine aldanma... Göze parlaklıklarıyla çarparlar ama, ellerinden bir şey gelmez.
— Bunlar Türk değil mi?
— Türk... Ne olacak?
— Kılıçları ne kadar süslü olsa yine keser..
— Sen korkaksın! Bir avuç atlı, üç yüz kişi, koca bir devletin içinde ne yapabilir?
— .......
Kumandan, sarayın önündeki atlılarına, onların etrafında sıkışık nizamda duran dalkılıç piyadelerine bir göz gezdirdi. Sonra atını oynatarak zâbite döndü:
— Yalnız şu meydanda dört binden fazla askerimiz var! Türkler teşrifatta bir kabalık yaparlarsa hepsini tükürükle boğarız.
Saraya elli altmış adım kalınca, muhafızların meşhur kumandanı, al atını yine şahlandırarak ileri sürdü. Elçinin tâ önüne geldi. Selamladı. Öyle durdu. Yanına koşan yayan tercümanına söyletti:
— Burada attan ineceksiniz. Prensimizin sarayına yürüyerek gideceksiniz.
Mütevazi Türk:
— Pekâlâ..., dedi.
Atından indi.
Teşrifatçı kumandan kabararak tercümanla bir teklif daha etti:
— Maiyetiniz burada kalacak. Huzura yalnız gireceksiniz.
Türk, tercümana sordu:
— Padişahtan getirdiğim şeyleri ben nasıl yalnız taşıyayım?
Tercüman, kumandana anlattı. Aldığı cevabı Türkçe tekrarladı:
— Maiyetinden üç nefer alacaksın. Onlar da yaya olarak arkandan huzura hediyeleri sokacaklar.
— Pekâlâ...
— Haydi.
..........
Kumandan, atını şahlandırarak "Hurrâ, hurrâ!.." diye kendisini alkışlayan keyifli halka boyun kırarak kabarıyordu. Bu ne zaferdi! İşte koca bir Türk elçisi arkasından yaya geliyordu. Sarayın kapısına gelince attan atladı. Tercüman vasıtasıyla nasıl arkasından huzura gireceklerini, nasıl selam vereceklerini, nasıl dîvân duracaklarını, elçiyle "meşin kılıflı bir davul, kırmızı torbaya konulmuş bir sancak, ağır bir topuz" taşıyan üç askere anlattı. iki tarafında yalın kılıç nöbetçiler duran yüksek kapı perdesini açtı. Önden girdi. Tahtta oturan prense ilerledi. Yerlere kadar eğildi. Geri çekildi. Dışarı çıktı. Elçiyle üç Türk ortada kaldılar... Yüksek tahtın etrafına bütün Boyar reisleri, meşhur muharipler, voyvodalar dizilmişlerdi. Hepsi ayakta duruyorlardı. Açık pencerelerden giren çiğ bir aydınlık, bu ağır saray sükununa karışıyor, kalabalık salona tenha bir mâbed hali veriyordu. Elçi koynundan çıkardığı beratı öptü. Başına koydu. Sonra yere bakarak ilerledi. Tahtta murassâ bir heykel gibi kımıldamayan prense uzattı. Prensin sağ elinde altın bir asâ vardı. Sol eliyle aldığı bu kağıda gayet ehemmiyetsiz bir şeymiş gibi baktı. Sonra solundaki mavi sorguçlu genç mâbeyincisine verdi. Elçi yine gözleri yerde, geri geri gitti. Ortadaki neferin omuzundan topuzu aldı. Bu gayet ağır, altın yaldızlı, sarı parlak kabzalı bir aletti. Yere bakarak yürüyor, gülümsüyordu. Bütün gözler hareketini takip ediyordu. Tahtın önüne geldi. Ansızın... Gözle görülmeyecek bir çabuklukla havaya kaldırdığı bu müthiş topuzu prensin elmaslı tacına öyle bir indirdi ki...
...Salonun içinde kimse kımıldayamadı. Hepsi olduğu yerde dondu. Taş kesildi. Akabinde kaftanının altından büyük bir kılıç sıyıran elçi, Ulahça:
— İşte gördünüz ya... İstiklâl sevdasına düşen asi cezasını buldu!
Diye haykırdı. Gözleri alevlenmiş, boyu birdenbire bir dev kadar büyümüş, kavuğu sivrilmiş, düşük bıyıkları kabarmıştı. Boyar reisleri, zırhlı muharipler, kahraman voyvodalar, cansız gibi kımıldamıyorlar, tahtında kafası ezilmiş ölü hükümdarlarına baka baka titriyorlardı. Elçi, salonun ortasındaki askerlerine döndü:
— Hasan, dedi, git kapıdan davul çal. Mustafa! Sen de Ulahça nara at. Meydandaki askerler hemen silahlarını bırakıp teslim olsunlar.
Sonra sancağı tutana da:
— Haydi, çabuk koş, meydana sancağı dik!
Emrini verdi.
— Başüstüne...
— Başüstüne...
Diye, üçü de koşarak dışarı çıktı.
Saray halkı karanlık duvarlara yapılmış parlak, muhteşem yldızlı resimler gibi sessiz, sakin, cansız duruyorlardı. Hâlâ içlerinden kimse kımıldanamıyordu.
Mum rengi çehrelerin şaşkın gözleri karşısında, bu tek Türk, kaftanının uzun eteklerini omuzlarına attı. Kılıcını kınına koydu. Uzandı, ezdiği başın üstünde duran kanlı topuzu aldı. Yere bıraktı. Sonra tahttaki ölüyü aşağı çekti. Onun yerine oturdu.
Gayet fasîh bir Ulahçayla:
— Haydi padişah namına bana itaat edin!
Dedi...
Sebebi bilinmez bir korkunun şaşırtıcı heyecanıyla dilleri tutulmuş kurt kürklü zengin Boyar reisleri, büyük kılıçlı cesur muharipler, çelik zırhlı voyvodalar, iki dakika evvelki hükümdarlarının daha soğumayan naaşını çiğneyerek, bir anda, bir darbeyle bütün Eflâk'ı zaptediveren bu korkunç Türk'ün elini öpüyorlar, yüzüne bakamıyorlardı.
Sarayın dışındaki muhafızlar da, içerdekiler gibi şaşırdılar. Korkudan kımıldayamadılar. Silahlarını yerlere atıp teslim oldular. Yalnız iki kişinin... Davul çalana "Teşrifatı bozuyorsunuz!" diye kılıç kaldıran sarhoş kumandanla, dolu dizgin kaçmak isteyen birinci zâbitin kelleleri uçuruldu! İşte bu kadar..
|