Bir canlı organizmanın nasıl meydana geldiÄŸi uzun yıllardır tartışılmaya neden olmuÅŸtur hep. Hatta daha önceleri aÅŸağı organizasyonlu canlıların kokuÅŸmak üzere olan organik maddelerden meydana geldiÄŸine inanılırdı. Daha sonraları ise her canlının kendine benzer bir canlıdan meydana geldiÄŸi fikri doÄŸdu. Bu iki fikir genelde abiyogenez ve biyogenez baÅŸlığı altında tartışılarak günümüze kadar devam etmekte hala.
Cansız elementlerden aminoasitlere, amino asitlerden kooservatlara, kooservatlardan proteinlere, proteinlerden de tek hücreli canlılara ve en nihayet kompleks yapılara doÄŸru geliÅŸmenin teorisidir abiyogenez. Åžayet yaÅŸanılan hayat abiyogenezi doÄŸrularsa bu durum yaratma iradesinin iptali deÄŸil, bilakis yaratılış gerçeÄŸine yardım etmiÅŸ olacaktır. Muhtemeldir ki, Hz.Adem (a.s) bizim ana rahminde geçirdiÄŸimiz ontogenezis geliÅŸim evresinin bir deÄŸiÅŸik benzer süreci toprağın rahmindeki kısmında ontogenezis geliÅŸim sürecini tamamlayıp ruhi varlığına kavuÅŸmuÅŸtur. Zira Hz. Âdem (a.s) ile Havva anamız cennet yurdunda mutlu bir hayattan sonra çamur dünyaya inmiÅŸtir imtihan gereÄŸi.
Biyogenez ise canlıdan ancak canlı yapıların meydana gelebileceÄŸinin ifadesidir. Malum olduÄŸu üzere canlının temelini hücre oluÅŸturur. BilindiÄŸi gibi hücre çoÄŸalmasını bölünerek gerçekleÅŸtirir. Yani hücre büyüyüp belli bir kıvama gelince bölünmek zorunda kalır. Hücre bölünmesinde temel amaç; yeni bir canlının meydana gelmesi içindir. Bir baÅŸka ifadeyle eÅŸey hücrelerini oluÅŸturmaktır gaye. Malum olduÄŸu üzere ilkel canlılarda üreme olayı, hücre içinde daha kromozomlar teÅŸekkül etmeden çekirdek ve stoplazmanın ikiye bölünerek çoÄŸalması ÅŸeklinde vuku bulur. Yani çoÄŸalma amitoz bölünme dediÄŸimiz metotla gerçekleÅŸir. Dolayısıyla mitoz bölünmede; amitoz bölünme ÅŸeklinin aksine çekirdekte ki kromozomlar oluÅŸtuktan sonra gerçekleÅŸen bir üreme ÅŸeklidir. Mayoz bölünme ise eÅŸey hücrelerinde (germ) birbirini takip eden iki nükleus ÅŸeklinde gerçekleÅŸen, aynı zamanda iki aÅŸamalı olarak vuku bulup ve bu aÅŸamaların birinde kromozom sayısı yarıya inerek, diÄŸer aÅŸamalarında da basit bir mitoz bölünme tarzında cerayan eden bir baÅŸka bölünme ÅŸeklidir. Öyle anlaşılıyor ki; üreme hücrelerinin geliÅŸim evreleri incelendikçe tesadüfe meydan vermeyecek tarzda mükemmel bir sistemin iÅŸleyiÅŸine ÅŸahit oluyoruz. Gerek mikro, gerekse makro âlemde hiçbirÅŸey tesadüfe meydan vermeyecek biçimde belli bir sistematik çerçevede canlının yaratıldığı apaÅŸikar ortada. Tabiî ki bu arada her ÅŸeyden önce bütün bu harikülade âlemin idrakine varabilmek de önemli.
ÇoÄŸunlukla hücrelerde bölünme yaÅŸanırken önce mayoz, sonra mitoz görülür ki bu duruma premeosis denir. Üreme hücrelerinde kromozom sayısı, 2n kromozomlu vücut hücrelerinin tam aksine haploit (n)’dir. İşte bu yarıya indirme olayı sıradan bir operasyon ya da kendi kendine başıboÅŸ gerçekleÅŸmiyor, belli ki bir planın eseri olarak ortaya çıkıyor. Åžöyle ki; eÅŸey hücrelerinin kromozom sayılarının yarıya indirebilmek için mayoz bölünme sırasında erkek hücrelerinin geçirdiÄŸi baÅŸlangıçtaki geliÅŸme evresine spermatogenez, diÅŸi hücrelerinin kaydettiÄŸi geliÅŸmeye ise oogenez adı verilip, her iki cinsiyet hücresi de (spermatogenez-oogenez) geliÅŸmesini mükemmel bir program dahilinde üç safhada gerçekleÅŸtirip, bu geliÅŸme evrelerini sırasıyla çoÄŸalma, büyüme ve olgunlaÅŸma ÅŸeklinde üç aÅŸamada tamamlarlar.
Nasıl mı?
ÇoÄŸalma aÅŸamasında mitoz bölünme sonucu çoÄŸalan erkek üreme hücreleri bu safhada
spermatogonyum, diÅŸi üreme hücresi ise Oogonyum adını alır. Anlaşılan odur ki her bir aÅŸama yeni bir deÄŸiÅŸime yelken açmak gibidir adeta.
Büyüme evresine gelindiÄŸinde spermatogonyum ve Oogonyum hücreleri mitoz bölünme aÅŸamasını tamamladıktan sonra bol miktarda besin depolayıp baÅŸlangıçtaki büyüklüÄŸünün yüzlerce katına çıkarak primer spermatosit ve primer oosit adını alıp, böylece olgunlaÅŸma safhasına geçiÅŸ yaparlar. OlgunlaÅŸma safhası derken ister istemez bir Allah dostunun; hamdım, yandım, piÅŸtim sözleri akla geliyor. İşte aynen öylede üreme hücrelerinde görülen üç aÅŸamada bunun gibi bir ÅŸey olsa gerektir.
En son safha dediÄŸimiz olgunlaÅŸma evresinde ise primerspermatosit ve primer oositler redüksiyon bölünme geçirerek kromozom sayılarını yarıya indirirler. Öyle ki birinci telofaz sonunda primer spermatozoitten iki tane sekonder spermatozoit, primer ooisitten de bir sekonder oosit ve bir kutup hücresi meydana gelir. İkinci telofaz sonunda ise herbir sekonder spermaositten iki sperma, sekonder oositten ise ergin yumurta ile ikinci kutup hücresi oluÅŸur. Birinci kutup hücresi genellikle ikiye bölünerek iki tane kutup hücresi meydana getirirler, ama bu arada kutup hücreleri yaÅŸama yeteneÄŸi olmadığı için ölürler. Sonuçta kala kala bir yumurta hücresi ve dört spermatit kalır. Spermatitler ise bu arada spermhistogenez adı verilen olayla bir olgun sperma ÅŸeklini alırlar. Olgun spermalardan ancak bir tanesinin bir olgun yumurtayla birleÅŸmesi (döllenme) sonucunda bildiÄŸimiz 2n zigot meydana gelerek yeni bir canlının temeli atılmış olur böylece. İşte insanın embriyonik ve embriyonik sonrası macerasını ancak bu ÅŸekilde özetliyebiliyoruz. Dile kolay, bütün bu aÅŸamaları inceleyip de hala canlılık denilen mucizevî olaya hala tesadüf deniliyorsa pes doÄŸrusu, yapılacak tek ÅŸey bu noktadan sonra; Allah onlara hidayet versin demek düÅŸer bize, baÅŸka ne diyebiliriz ki.
Canlı alem sonderece kompleks yani çoklu karmaşık bir sistem olduÄŸu muhakkak. Bütün dünya ülkelerin baÅŸlarında idareci konumda baÅŸkan bulunurda biyolojik hayat denilen serüveninde idari mekanizması olmaz mı? Elbette olur. BilindiÄŸi gibi canlının üretim ve kalıtım olayları DNA’ca yönetiliyor. Hücrede bu iÅŸ için, yani üretim ve kalıtım olayları için binlerce enzim cansiparene halde çalışıyorlar harıl harıl. Her bir enzim DNA ipliÄŸindeki bir gene karşı sentezlenerek neÅŸvünema bulup canlılık bu ÅŸekilde tanzim edilmeye baÅŸlıyor.
Biyolojik hayat; hertürün kendi içindeki polijenik evrelerin tümünü kapsayan hadisedir, yani bu noktada biyolojik hayat çok menÅŸelidir diyebiliriz. Dolayısıyla türler arasında nesep aramak ya da soy sop faslına girmek boÅŸuna kürek sallamaktan baÅŸka bir iÅŸe yaramaz. İnsanın embriyolojik geliÅŸmesi, anne karnındaki aÅŸama aÅŸama geçirdiÄŸi ontogenez süreci ile açıklanır, ki bu doÄŸrudur. İnsanlık tarihi geliÅŸim evreleri ise filogenez olarak adlandırılırki bu da doÄŸru bir tespittir. Anne karnındaki ontogenez serüveni yukardada belirttiÄŸimizi gibi Hz.Adem’in toprağın ana rahminde geçirdiÄŸi ontegenez sürecin özetidir zaten. Erkekler XY geni ile tanımlanıp, her iki allel genide bünyelerinde taşırlar. Kadınlar da ise cinsiyet geni XX’dir. O halde ilk insan hayat çekirdeÄŸini kendinde toplamış olsa gerek ki; Havva anamız Hz. Âdem’in eÄŸe kemiÄŸinden diÅŸilik geni ile ayrılarak ailenin ilk basamağına zemin hazırlanmış ve bu ilk nüveden kıyamete kadar devam edecek olan deÄŸiÅŸik ırkların toplamını kapsayan insanlık âlemi türeyecektir. İlk aile, ilk filogenik aÄŸaç böyle doÄŸdu, bunun baÅŸka izahı ÅŸimdilik yok gibi. Evet dikkat edin ilk maymun, ilk maymun aile demiyoruz. İlk insan, ilk aile diyoruz bu yüzden.
DOĞAL SELEKSİYON-MUTASYON-MODİFİKASYON
Türlerin deÄŸiÅŸmesinde çevre ÅŸartlarının yol açtığı etkenlerle veya baÅŸka sebeplerle doÄŸal seleksiyonun rol oynadığı ileri sürülse de her canlının geliÅŸim evresi içerisinde gerçekleÅŸebilecek deÄŸiÅŸiklikler hiçbir zaman baÅŸka bir tür canlı ortaya çıkaramayacaktır. Zira meydana gelen arızı deÄŸiÅŸiklikler olsa bile (altıparmaklılık gibi arızı deÄŸiÅŸiklikler) o ancak türün kendi içinde sınırlı kalacaktır. Hakeza aynı ÅŸey mutasyon içinde geçerli...
Mutasyon; hücrenin gen yapılarında mevcut olan ani deÄŸiÅŸikliklere denir ki, bu durum ultraviyole ışınları, kozmik ışınları, X ışınları ve kimyasal maddeler gibi vs. nedenlerden kaynaklanan milyonda bir ihtimal dâhilinde olabilecek deÄŸiÅŸikliklerdir. Mutasyonun biyolojik çeÅŸitliliÄŸin diÄŸer bir nedeni olarak kabul ya da yeni varyasyonların temeli olarak ilan etsek dahi hiçbir zaman mutasyonu baÅŸka bir türe dönüÅŸmesi olayı olarak tanımlayamayız. Bir diÄŸer deÄŸiÅŸim biçimi ise kalıtsal olmayan, yani dölden döle geçmeyen çeÅŸitlenme denilen modifikasyon olayıdır. Modifikasyonda tıpkı mutasyonda olduÄŸu gibi bir türden baÅŸka bir türe dönüÅŸümün aracı deÄŸildir, olamazda.
Madem genotip (genom) bir organizmanın sahip olduÄŸu genlerin tümüne verilen isim, o halde genotipleri farklı olan bireyler birleÅŸtiÄŸinde fenotiplerinde de büyük ölçüde farklılıklar ortaya çıkacağı muhakkak. Bu tip farklılıklar varyasyonlarıyla birlikte dölden döle geçerek deÄŸiÅŸik kombinasyonlar oluÅŸturacaklardır elbette. Ancak deÄŸiÅŸik kombinasyonlar hiçbir devirde veya belirli bir zaman diliminde yeni bir tür ortaya çıkaramıyacak, her tür kendi soy aÄŸacı içerisinde kalacaktır, yani çeÅŸitlilik yeni bir türü yaratmak demek deÄŸildir, aksine bu dönüÅŸümler türün kendi içinde gerçekleÅŸtirdiÄŸi zenginliÄŸin ifadesidir. Demek ki; mutasyona uÄŸramış genler kalıtsal olarak dölden döle geçsede yeni bir tür oluÅŸturamıyor. Yani organizmanın kendi içindeki deÄŸiÅŸikliklerden öte bir anlam ifade etmiyor. Zaten bu deÄŸiÅŸiklikler genel de ya bir iki baz ileri ya da bir iki baz geri ÅŸeklinde sınırlı kalan deÄŸiÅŸikliklerdir. Üstelik mutasyonların zararlı olduÄŸu da tespit edilmiÅŸtir. GörülmüÅŸmüdür mutasyona maruz kalıpda canlının uzun ve saÄŸlıklı ömür yaÅŸadığı, hatta mutasyona uÄŸramış hücreler uzun ömürlü kalsa bile nadir vaka olarak deÄŸerlendirilir. İstisnalar kaideyi bozmaz sözü boÅŸa söylenmiÅŸ söz olmasa gerektir. Evrimcilerin mutasyonların ancak çok az bir kısmının faydalı olduÄŸunu ileri sürerler ki, bu bile evrimin tek başına devirmeye yeter de artar bile. Zira milyonda bir görülen istisnai uç bir olayla evrimi kurtarmak adına, bir kısım aklıevvellerin âlemdeki yüz binlerce dönüÅŸüm ve çeÅŸitliliÄŸi açıklamaktan aciz olacakları besbelli iken bu telaÅŸ, bu endiÅŸe niye? DoÄŸrusu anlamış deÄŸiliz. Üstelik mutasyonlar milyonda bir faydalıdır denilmesine raÄŸmen.
DARVİNİZM VE YARATILIŞ
Darvinizmi kurtarmak adına evrimi moleküler genetik biyolojiye uyarlamaya çalışılıyorlar habire. BilindiÄŸi gibi fosiller sedimant (çökelen tortular) tabakalar içinde meydana geliyor. Nasıl mı? Çökelen tortular kaya ÅŸeklinde sertleÅŸirken bir yandan da canlı artıklar basıncın etkisiyle ister istemez preslenerek kaya parçası haline geliyorlar. İşte bu kalıntılara fosil denir bu yüzden. Günümüzde kullanılan radiometrik metoddan hareketle bilim adamları yeryüzünün yaşını dört buçuk milyar yıl olarak hesaplamışlar. Bu hesaplamalar ışığın da fosil ihtiva eden tortul tipleri tahmin edilen zaman dilimleri içerisinde jeolojik sütun olarak tasnifleniyor. İşte evrimciler bu sınıflamadan hareketle yeryüzünde ilk evvela omurgasızların görüldüÄŸünü, akabinde bunları balıklar, kurbaÄŸalar, sürüngeler derken memelilerin takip ederek dönüÅŸüm yaÅŸandığını, böylece canlılığın jeolojik aÅŸamaları bu ÅŸekilde sıralandığı tarzında fikir serd ederler.
Yaratılış fikrini ortaya koyanlarda yeryüzündeki jeolojik hadiselerin uzun zaman diliminde gerçekleÅŸtiÄŸini kabul etmekle beraber canlı türlerin deÄŸiÅŸik zamanlarda çıkarak türden türe dönüÅŸmediÄŸini ve her türün kendi cinsinden bir anda ortaya çıktığını ifadelendirerek yaratılış gerçeÄŸini savunurlar. Bütün bu tartışmalardan objektif olarak meseleye bakıldığında söz konusu tasnif sıralamasında yer alan prekambiyon kayaçları arasında ÅŸimdiye kadar çok hücreli fosile rastlanılmaması evrimcilerin görüÅŸlerini bir çırpıda çürütüp, yaratılış fikrini daha çok güçlü kılıyor. Öyle ya; ÅŸayet prekambiyon devrinde fosil mevcut deÄŸilse kambriyon faunasının evrim geçirmediÄŸi bariz bir ÅŸekilde ortaya çıkmış olmaz mı? İnanılır gibi deÄŸil, üstelik fosilleÅŸmiÅŸ hiçbir geçiÅŸ formu da olmadığı halde evrimciler bu tür yorumlara tevessül edebiliyorlar da. Nedir bu telaÅŸ, yangından mal kaçırırcasına neyi ispatlamaya çalışılıyorlar, doÄŸrusu ÅŸaÅŸmamak elde deÄŸil. Bırakın Darvin teorisiyle kalsın, yeter ki bilimin önü tıkanmasın.
Çok hücreli canlılar özellikle hücrelerinin farklı olmasıyla göze çarparlar. Mesela karaciÄŸer, deri, kemik ve göz birbirlerinden çok sayıda özellikleri ile ayrılmaktadırlar. Bu farklılıkların nedeni protein sentezinin son derece karışık düzeninde aranmalıdır. Canlının geliÅŸmesi sırasında ortaya çıkan farklılaÅŸma bazı hücrelerin belirli fonksiyonları için özelleÅŸmelerine yol açar. Hücre içinde bulunan birçok yapının neden yapılmış oldukları konusunda bilgiye sahip olabilmek için hücreyi oluÅŸturan elemanların herbirini ayırtabilecek
izolasyon çalışmalarına baÅŸvurmak gerekir. Bugün gelinen noktada hücre yapılarını birbirinden ayıran birbirinden baÅŸarılı teknik metodlar geliÅŸtirilmiÅŸtir. Herhangi bir biyolojik materyalin özel solüsyonlara tabii tutularak santrifüj tüpüne konulup azdan çoÄŸa doÄŸru deÄŸiÅŸik devirlerde hızla döndürülmeleriyle (merkez kaç kuvvetiyle) izolasyon çalışmaları gerçekleÅŸtirilmektedir. AÅŸama aÅŸama deÄŸiÅŸik devirlerde çöktürülen izolasyona giren biyolojik örneklerin en son safhasına gelindiÄŸinde üste kalan sıvı kısmındaki hücre yapılarının daha düÅŸük yoÄŸunlukta olduÄŸundan dolayı bu kısımda daha çok ribozomların yer aldığı gözlemlenmiÅŸtir.
Genellikle insan hücrelerinde bir nükleolus vardır. Nükleolus RNA ve buna baÄŸlı proteinler bakımdan oldukça zengindir. Dolayısıyla bu maddeler kromozomda sentezlenerek nükleolusta toplanırlar. Nükleolustaki RNA, rRNA (ribozomal RNA) karakterindedir. RNA burada proteinlere ve özellikle histonlara baÄŸlandıktan sonra stoplazmaya geçer, stoplazmaya geçen ribozomlar amino asitlerle birlikte protein sentezlenmesine önderlik ederler böylece.
KROMOZOMLAR
BilindiÄŸi gibi kromozomların sayıları ve ÅŸekilleri cinsten cinse, türden türe deÄŸiÅŸmektedir. Dikkatli incelemeler sonucunda kromozomların çok sayıda iplikten meydana geldiÄŸi gözlemlenmiÅŸtir. Peki, iplikler nelerden oluÅŸur? Elbetteki bu ipliklerin her biri kromanemalardan oluÅŸur. Normal bir hücrede kromozomdaki kromonemalar arka arkaya defalarca bölünme geçirir ki; kromonemaların bu ÅŸekilde uzunlamasına defalarca bölünmesine endomitoz adı verilir. Endomitoz sırasında meydana gelen iplikler birbirinden ayrılmayıp birarada kalırlar. Bu ÅŸekilde meydana gelen ve iplik paketinden oluÅŸan politen kromozomların bütün ipliklerindeki kromonemerlerin yan yana gelmesiylede bantlar oluÅŸur. Bugün genetik çalışmalar sayesinde elde edilen kromozom haritalarındaki genlerin yeri ile bantların yeri karşılaÅŸtırılmakta ve bu bantlarla interbantların lokus haritaları belirlenmektedir. Nitekim kriminal laboratuarlarda kimliklendirmeye yönelik çalışmalarda STR dediÄŸimiz kısa tekrar gen diziliminin tespitiyle birlikte PCR ve denatürasyon iÅŸlemleri sayesinde pikler belirlenmektedir.
Birde Lamba fırçası ÅŸeklinde dev kromozomlar söz konusu ki, bunlar politen kormozomlardan daha uzundurlar. Nitekim bu fırçanın ekseninde dört kromatid bulunur. Lamba fırçası kormozomlarında diplotenden sonra bir küçülme görülür hep. EÄŸer kromozomlar metafaz ve anafaz safhalarında sıcak su, asit buhari, alkolik çözeltiler veya potasyum siyanür gibi maddelerle muamele edilirse yapısında spral ÅŸekildeki teÅŸekküllerin bulunduÄŸu görülecektir. Küçük veya büyük spiraller ÅŸeklinde olan bu teÅŸekküller kromonemadan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Kromenamanın yapısında yer alan küçük sprallerin dönüm sayısı (kıvrım sayısı) çok fazla olup, büyük sprallere dik bir ÅŸekildedir. Büyük sprallerin dönüm sayısı mayoz bölünmenin profaz safhasında kromenama üzerinde görülen düÄŸüm benzeri kısımlar kronemaların ta kendisidir. Bilim adamlarınca bugün genlerin kromonemerler üzerinde yer aldığı kabul edilmektedir. GörüldüÄŸü gibi canlının temelini hücre oluÅŸturur demekle iÅŸ bitmiyor. Hücrenin içine de girmek gerekiyor. Nitekim giriliyorda. Hücrenin içine konuk olduktan sonra hücrenin baÅŸkenti dediÄŸimiz çekirdeÄŸe de ulaÅŸmalı ki canlının merkezden nasıl idare edildiÄŸini çözülebilsin. ÇekirdeÄŸin merkezine varmakla da dava bitmiyor, merkezin karargâhı dediÄŸimiz ve canlının idari mekanizmasının adeta beyni sayılan DNA’ya da ulaÅŸmak gerekiyor. Hadi diyelim DNA denen moleküler merdivenimsi spral yapıyı keÅŸfettik, bu seferde biyolojik hayatın bu kombinezon içerisinde nasıl düzenli bir ÅŸekilde hareket ettiÄŸini, hücreyi oluÅŸturan bütün birimlerin hiç ÅŸaşırmadan rotasında nasıl seyrettiÄŸini de irdelemek mecburiyeti var. Mikro âlemde seyreyledikçe gelinecek en son nokta Allah demekten baÅŸka çare yoktur galiba. Zaten hayretler içerisinde yüzdüÄŸümüz mikro âlemde en güzel mutluluk elbette ki Allah demek olsa gerektir.
HÜCRENİN KİMYASAL YAPISI VE PROTEİNLER
Mikro âlem bununla bitmiyor, hücrenin elementer ve bileÅŸik yönleri de var. Nasıl mı? Malum olduÄŸu üzere Hücrenin kimyasal yapısını oksijen, hidrojen, karbon, azot, kükürt ve potasyum gibi atomlardan oluÅŸan temel elementler ile mangan, iyot, aliminyum, çinko ve silisyum gibi atomlardan meydana gelen iz elementler oluÅŸturur. Yine hücreyi bileÅŸikler yönünde incelediÄŸimizde de organik ve inorganik bileÅŸikler ÅŸeklinde tasnifleriz. Su ab-ı hayat derler ya gerçekten de su anorganik bileÅŸiklerin en önemli bileÅŸiÄŸidir diyebiliriz. Organik bileÅŸikler ise nucleikasit ve nucleic asitlerin dışında kalan bileÅŸikler denilen protein, protein türevleri, karbonhidrat ve karbonhidrat türevleri, lipit ve lipit türevlerini kapsar. İşte bunlardan canlının nüvesinde öneme haiz proteinleri ele alacak olursak, proteinler hücre içerisinde hem fonksiyonel hemde enerji meydana getirmede aktif rol oynadıklarına ÅŸahit oluruz. Malum olduÄŸu üzere proteinler, aminoasitlerin (dipeptit, polipeptit) birleÅŸmesiyle meydana gelirler. Proteinler uzun fibriller (lifler) ve globüler (küresel) olmak üzere iki türlü halde bulunurlar. Bu arada satırlar ilerledikçe görüyorsunuz hücre denen olayın elementer âleminde dolaÅŸmaya baÅŸladığımızı farkediyoruz ister istemez. Nasıl mı? İzleyelim görelim neymiÅŸ diye.
Bakın fibrin yapıdaki proteinler hücrede dayanıklı kısımları ve özellikle zarları meydana getirirler. Bu nedenle yapı proteini olarak isimlendirilirler. İnsan tarafından kösele olarak kullanılan hayvan derisinin dayanıklılığı bu lifsel proteinlerden ileri gelir. Globuler proteinler ise enzimatik proteinlerdir. Bu tip proteinler lifler halinde deÄŸildir. Bu nedenle yapı malzemesi olarak kullanılmazlar, nispeten küre ÅŸeklini kazanırlar. Dolayısıyla globuler protein molekülleri hücrenin sıvı ortamında daha kolaylıkla yüzer ve kimyasal reaksiyonlarda daha kolay kullanılabilir. Yapı bakımdan da proteinler; alfa amin asitleri veya bunun türevlerini kapsar. BileÅŸik proteinler; bir basit proteinin diÄŸer bir madde ile prostetik grup halinde birleÅŸmesiyle ortaya çıkar. Enzimler ise genellikle kısa veya globuler tipte protein molekülleridir.
Anlaşılan odur ki organik bileÅŸiklerden nükleon proteinler, nucleic asit ile bir veya birkaç proteinin birleÅŸmesi sonucu nucleic asitler (DNA ve RNA) meydana gelmiÅŸtir. Prostetik grup olarak bulunan nucleic asitler biyolojik açıdan çok önemlidir. Bir nükleon protein bir baz ile beÅŸ karbonlu pentoz bileÅŸiklerindeki bir nucleoside tekabül eder, dolayısıyla bir nucleoside fosfat grubu ile birleÅŸtiÄŸinde nükleotid adını alırlar. Nükleotidlerin kondansasyon yapmasıyla da bir nucleic asit meydana gelir. Hakeza nucleic asit de proteinle birleÅŸtiÄŸinde nükleon protein oluÅŸturur. Demek ki; hiçbir ÅŸey görüldüÄŸü gibi rastgele oluÅŸmuyor, belli bir plan dâhilinde zincirlemesine cerayan ediyor ve mikro düzeyde gerçekleÅŸtiÄŸini sandığımız hadisenin, aslında büyük bir âlemi dolduracak harikulade iÅŸleyiÅŸ olduÄŸu anlaşılıyor. Yani bu âlem karşısında dilimiz tutuluyor adeta.
MİNAREMİZ DNA
Canlılarda en ilgi çekici moleküller nucleic asitlerdir. Bu moleküller ilk olarak XIX. yüzyılın sonunda İsveçli biyokimyacı Friedrich Musher tarafından irin ve sperma hücrelerinin çekirdeklerinde bulunmuÅŸtur. Çekirdekte bulunduÄŸu için nucleic asit adı verilmiÅŸtir. Bugün çekirdek dışındaki kısımlarda da tespit edilmesine karşılık yanlış bir deÄŸim olarak hala nucleic asit terimi olarak kullanılmaktadır. Her ne ad üzere anılırsa anılsın sonuçta nucleic asitler virüslerden insana kadar tüm canlılarda bulunduÄŸu ve hücrenin temel hayati olayları üzerinde yönetici rol oynadığı deneysel çalışmalarla ispatlanmıştır.
O halde nucleik asitler hayatın temeli mi, ya da baÅŸka bir ifade ile dirlik mi? Bu tip sorular ister istemez insanlığın zihnini daha çok meÅŸgul edeceÄŸe benziyor. Åžu bir gerçek her keÅŸfedilen bulgular bize Allah’ı hatırlatıyor, birtakım materyalistler umursamazlıktan gelseler de bundan kaçış kolay kolay gözükmüyor ÅŸimdilik. İlmin sonu yok çünkü.
Her neyse konumuza devam edecek olursak; dirlik dediÄŸimiz iki tip nükleik asit vardır. Peki, bunlar nasıl ayırtedilir derseniz, yapılarında bulunan ÅŸeker molekülüne göre belirlenir. Zira nucleic asitlerin deoksiriboz ihtiva edenlere Deoksiribo nucleic asit (DNA), ribonükleikasit ihtiva edenlere de Ribo nucleikasit (RNA) diye tanımlayarak iÅŸin içinden çıkarız. Gerçektende her iki tip nucleic asitte beÅŸ karbonlu ÅŸeker molekülü ihtiva eder. Fakat riboz da ki aynı C (karbon) atomuna baÄŸlı olan OH (hidroksil) grubu yerine deoksiriboz da sadece bir Hidrojen mevcuttur. Hakeza nucleic asitlerin hidrolizle ayrıştırmalarıyla beÅŸ karbonlu ÅŸekerin yanı sıra fosforik asit ve organik bazların varlığı da tespit edilmiÅŸtir.
NeymiÅŸ bu organik bazlar acaba? Biraz daha mikro âlemde seyreyleyelim bakalım ne çıkacak bu iÅŸten?
Organik bazlar da pirimindin ve pürünler olmak üzere iki çeÅŸittir. Yani bu temel iskeletin serbest baÄŸlarına çeÅŸitli atom veya atom gruplarının baÄŸlanmasıyla deÄŸiÅŸik pürün ve pirimidinler meydana gelir. Dolayısıyla primidinleri sitozin, timin ve urasil, pürinleri ise adenin ve guanon oluÅŸturur.
DNA dokularda mevcut olup, tüm doku hücrelerinde DNA miktarı birbirinin aynısıdır, ancak eÅŸey hücrelerinde bu miktar vücut hücrelerinin yarısı kadardır. Watson ve Crick’s ikilisinin elde ettikleri deneylerden hareketle DNA’nın telsel bir yapıya sahip olduÄŸunu, ikinci çalışmalarda da H (hidrojen) baÄŸlarının mevcudiyetini gözlemlediler, derken üçüncü çalışmalarda DNA’daki fosfat gruplarının molekülün dış tarafında yer aldığını farkettiler. Sonraları Maurice Wilkins, Franklin ve arkadaÅŸlarının X ışını kırınımı deneylerinden elde ettikleri sonuçlarla ipliklerin gerilmiÅŸ bir ÅŸekilde uzanmadığını fakat uzun helezonlar (heliksiler) ÅŸeklinde kıvrıldığını ve her bir heliksin iki molekülden yapıldığını göstermiÅŸlerdir. Bu buluÅŸ sonunda tıpkı örgü ipliklerinde bükülmesinde olduÄŸu gibi daha çok saÄŸa bükülü bir helezonal heliks ÅŸeklinde olduÄŸu ortaya atılmıştır. Böyle bir yapı sanki bir minarenin ÅŸerefesine kadar çıkan kıvrımsı merdiveni andırıyor dersek isabet etmiÅŸ sayılırız. Minarenin tepesine çıkıldığında tüm âleme tevhid ilanı yapılır ya, iÅŸte DNA da hücresel faaliyetlerin bir deÄŸiÅŸik duyurusudur diyebiliriz. Öyle ki minarenin basamakları pürün ve pirimidin çiftlerinden meydana gelmiÅŸtir. İster adına çiftlerin izdivacı deyin isterse birleÅŸmeleri deyin her ne derseniz deyin her pürün kendine olan primidine zayıf H baÄŸları ile baÄŸlanır. İnsanoÄŸlu gönülden baÄŸlanırda pürin ve pirimidinler baÄŸlanmaz mı? Ne mutlu gönülden gönüle baÄŸlanıpda yol bulabilene.
Herhangi bir canlı organizmanın DNA’sında ki pürinlerin miktarı pirimidinlerin miktarına eÅŸittir. Ancak “adenin + timin” orantısı deÄŸiÅŸik canlılarda çok çeÅŸitli deÄŸiÅŸiklikler gösterir.
Güncel yaÅŸamımızda kimliklendirme olmazsa karışıklığa meydan vereceÄŸi muhakkak. Burdan neye varmak istediÄŸimi merak ettiÄŸinizi tahmin ediyorum. Neyse hemen merakımızı giderelim. Åžöyle ki; DNA molekülünde merdivenin her bir kenarında kardeÅŸ moleküllerin birbirine zıt yönde bulunuÅŸu da oldukça gözlerden kaçmayacak derecede akıllara durgunluk vererek hayretimizi artırıyor. Bu sayede DNA molekülünün iki ucu birbirinden kolaylıkla ayırt edilebiliniyor. Çünkü ÅŸeker dediÄŸimiz organik kökler nükleotid zincirinde simetrik olarak yerleÅŸmiÅŸlerdir. Molekülün bir ucuna doÄŸru her ÅŸeker molekülü (3) numaralı karbonuyla fosforik aside baÄŸlanırken diÄŸer ucuna da (5) numaralı karbon ve fosforik asit baÄŸlanır. Bu çift durum genetiÄŸin kimyasal mekanizmasının temelini teÅŸkil eder. Kelimenin tam anlamıyla baz, deoksriboz ve fosforik asit moleküllerinden meydana gelen üçlü topluluÄŸa nükleotid, buna uygun olarak da DNA zincirine de polynucleotide adı verilir böylece.
DNA molekülünü ÅŸu ÅŸekilde özetlemek mümkündür;
—İki zincirden kurulmuÅŸ olup bir eksen etrafında kıvrılarak helezonik düzgün bir çift sarmal meydana getirirler.
—H (hidrojen) baÄŸları ile baÄŸlanmış olan bazlar daima sarmalın iç kısmında yer alarak bir ÅŸeritteki adenin karşısına diÄŸer ÅŸeritte mutlaka timin, hakeza guanon karşısına ise mutlaka sitozin gelecek ÅŸekilde dizilirler. Öyle ki bu complementary olan çiftler iki zinciri birbirine baÄŸlıyacak bir ÅŸekilde H (hidrojen) köprüleri ile birbirlerine karşılıklı tutunurlar.
—DNA sarmalı zincirin yönü birbirlerine zıt olup, birinci zincirdeki fosfat, ÅŸeker baÄŸları(5) (3) ÅŸeklinde olmasına karşılık diÄŸer ucunda yer alan fosfat ÅŸeker baÄŸları ise (3) (5) ÅŸeklindedir. Böylece kimlik krizi yaÅŸanmasına geçit verilmemiÅŸ olunuyor adeta.
Velhasıl; cansız sandığımız DNA, tüm hücresel faaliyetlere imza atan dirlikmiÅŸ meÄŸer. Vesselam.