Ülkücü Harekete Yeni Devlet Vizyonu Getiren 12 Eylül
İnsanı yaşatki, devlet yaşasın (Şeyh Edebali) ve devleti, siyaseti anlamak, insanı anlamaktan geçer. (Thomas HOBBES)
Türkiye Cumhuriyeti döneminde çok konuşulan ama tam olarak ele alınmayan olay hangisi(?) diye bana sorsalar, hiç düşünmeden "12 Eylül 1980 darbesi" cevabını veririm. Halbuki Türkiye'de "12 Eylül darbesiyle" beraber 3 buçuk darbe (buçuk olan 28 Şubat) gerçekleşmiştir. Öylese 12 Eylül darbesini diğerlerinden farklı kılan nedir? Şuan tartışılan ve çoğunluğun varlığından rahatsızlık duyduğu mevcut Anayasanın 12 Eylül "darbeciler" tarafından oluşturulduğu için mi, yoksa birçok insanın (milliyetçi çevreler) beyninde/fikriyatında yer edinmiş "kutsal" kurumların tamamıyla "sorguya" devredildiği için mi?
12 Eylül darbesi aynı zamanda devlet tanımına yeni boyutlar kazandırdı. Tanımlamada en çok zorluğu çeken şüphesiz ki; Ülkücü Hareket olmuştur. Ülkücü Hareket için devlet "baba" konumundaydı. Kızsa da, sövse de, dövse de devlet "baba" ve ülkücüler "evlat" idi,o sebepten "ha ekmeğini ha uğruna bir kurşun yemişim" inancıyla deruni bir bağ kurmuşlardı.
Ülkücü Hareketin genç ve ideolojik anlamında gelecek vaat eden BBP MKYK Üyesi Eyüp Gökhan ÖZEKİN Beyin son makalesinde ülkücülerin devlete olan hafif sitemini şöyle dile getirdi: Devlet bizimdir ve biz devleti karşılıksız sevdik. O “devlet” evet, bize zulmetmiştir. Yönetenler bize üvey evlat muamelesini layık görmüştür. Ama biz yine de sevdik. “Yıkılsın düzen yaşasın devlet” dedik. (1)
Evet, kendilerini "öz evlat" olarak gören ülkücüler, karşılıksız bağlı oldukları "devlet baba" tarafından zulüme uğramış ve "öz değil meğer üvey evlatmışız" duygusu hareketin "dokusuna" hakimiyetle sinmiştir. Yani ülkücülerin beyninde, yorumlarında, faaliyetlerinde, tutumlarında ve fikirlerinde devletin sorgulanmasına sebep olan "12 Eylül darbesi" siyasi partileri kapatmakla kalmamış, aynı zamanda ülkücü gençlerin dünyalarında, devlet babaya sonsuz açık olan güven kapısını da kapatmıştır.
Hayaldeki "devlet"(?)...
Devletin ilk görevi bütün vatandaşlarına tarafsız, adaletli, kaliteli hizmet sunmaktir. Vatandaşına sağlık, sosyal hak, işsizlik, emeklilik, aile, kadin, çocuk, eğitim, sanat, bilim, asayiş ve emniyet konusunda güven ve garanti vermelidir. İç barışı, iç huzuru ve iç dayanışmayı sağlayan, zinde tutan bir devlet aynı zamanda dış siyasette halktan kopuk, çaresiz, tutarsiz ve basiretsiz bir tutum sergileyemez, sergilemez de. Eğer devlet milletin gözünde ve hayatinda sarsılmaz bir güven ile yer edinmiş ise, o devlet "ekonomi krizlere, iç ve dış saldırılara maruz" kalsa bile, ona sonsuz bir destek sağlayan milletin sayesinde hem uzun vadeli bir direnme gösterir hem de mağlubiyet söz konusu olduğunda toparlanma süresi en kisa zamanda gerçekleşir. Milliyetçi-Mukaddesatçı çevre tarafından sevilen ve benimsenen usta yorumcu Ömer Lütfi METE hayalindeki "devleti" alışa gelmemiş bir görüş ve düşünce ile şöyle tarif etmekte: Benim hayalim, adaletli olmayı her şeyin önüne koyabilmektir. Ülkemdeki unsurların bütünlüğü için en güçlü ve en insani hayal olarak adaleti öneriyorum. Uğrunda şehitlik içmeye değer en yüksek ülkü olarak, memleketin kıraç toprağını veya kaya parçalarını değil, devletimin ölüm-kalim savaşından daha büyük önemle sarılacağı adaletli davranma tutkusunu hayal ediyorum...Ay-Yıldızlı nazlı bayrağımın temsil edeceği en yüksek değer olarak adaleti hayal ediyorum. ``Benim bayrağımın dalgalandığı her yerde, başka hiçbir yerde görülemeyecek kadar adaletli bir yönetim vardır" diyebilmeyi hayal ediyorum.(2)
Aristotelesin "devlet nasıl olmalı?" düşünceleri hakkinda şöyle bir görüş ortaya çıkmıştır: Devlet, herkesin iyi yaşamalarını, müreffeh bir hayat sürdürebilmelerini, yani ortak mutluluğu sağlamak içindir. Bu ise yalnizca müşterek değerlerin paylaşımıyla mümkündür. Devletin amacı, sadece insanların bir arada bulunmalarını sağlamak değil, yaşamaya değer bir hayatı da kurmaktır.(3)
Aristoteles "devlet" hakkında olan düşüncelerin geliştirmesi "Bir devletin hakikaten iyi yönetilmesi için, tüm yurttaşların paylaşılabilecek her şeyi paylaşmaları mı; yoksa bunlardan yalnizca bazılarını paylaşıp bazılarını paylaşmamaları mı daha iyidir?"(4) sorusuyla harekete geçmiştir.
Gördüğümüz gibi devletin adaletli olma arzusu sadece Türk-İslam dünyasında mevcut değil. Diyebiliriz ki; bütün insanlığın ortak arzusudur adaletli bir devletin vatandaşı olmak. Thomas HOBBES "savaşlarda" geçen bir çocukluk mu yaşamalıydı, ortaya koyduğu "devleti anlamak insanı anlamaktan geçer" görüşüne sahip olabilmek için? Sadece törenlerde, şarkılarda, şiirlerde ve edebi yazılarda eksik kılmadığımız Şeyh Edebalinin "insanı yaşat ki, devlet yaşasın" tespiti, bugün hale geçerliğini koruyan sosyoloji bir gerçek değil midir? Adaleti herşeyden üstün tutan bir devletin vatandaşı olmak kim istemez? İnanıyorum ki; o devletin huzurunu, birliğini ve barışını bozmak isteyenelere karşı sadece emniyet ve asayiş mensupları değil, aynı zamanda milletin bütün kesimi canla, başla, duyarlı, yürekten tavizsiz bir duruş sergiler. Milletine adaletli ve düzenli hayat yaşatan bir devlet, devletine sadakatla bağlı ve sonsuz güven duyan bir millet. Birbirini tamamlayan böyle güçlü bir devlet-millet yapısı, ait olduğu coğrafi bölge, dünya ve her insanın gıpta ettiği, çekindiği, hayranlık beslediği ve saygı duyduğu bir konuma gelir.
Devlet tapınak mıdır?...
Doğa inançlarda "Tanrıya/tanrılara" olan bağlılıklarını ve sadakatlarını dile getirmek için, Tanrı/tanrıların "kulluklarından" memnun kalmak için, şatafatlı tapınaklarında insanlar kurban edilirdi. Özellikle kurban edilen insanın kalbi(!) çıkarılıp "Tanrının/tanrıların" beslenmesi için sunulurdu. Ve bu "kurban ritüeli" müzik, görsel estetik konusunda en alası ile yapılıyordu. Bu "kurban" ritüeli, bütün halkın da katılabileceği bir "şenlik" havasında geçerdi.
Bu kurban faslı işin özeti. 12 Eylül darbesi ve ondan sonrası gelişen devlet anlayışı bu "özet" ile bağdaşıyor nedense. Tanrılarını memnun etmek için, binlerce gencin kalbi söküldü. Eşitlik(!) namına "biri soldan, biri sağdan" gençler asıldı. Roma imparatorunun "gladyatör" zevkini andıran "karıştır-barıştır" uygulandı. Devlet tapınak olarak seçildi ve devletin vatandaşları hem kurban hem kurban seçen ilan edildi. Buna karar veren kendilerine "Tanrı/tanrıların" vekili olarak ilan ettiler ama aslında bütün kurbanlar onları tatmin etmek için veriliyordu aslında. Halkın içinde huzursuzluk varsa, ülke doğa afetler ve kuraklık yaşıyorsa, çekirge sürüsünün istilasına uğradıysa tarlalar mutlaka bir suçlu bulunmalıydı. Ve bu suçlu mutlaka bulunup, kurban edilmeliydi. Ama en önemlisi bu suçlu halkın içinden olmalı. Hiçbir zaman yönetici suçlu(!) değildir. Halkın kendisi, içinden bu suçluyu bulmalı, halkın kendisi infazı vermeli, kendisi "şenlikle" kutlamalı.
Bugün halen bu ritüellerin devam etmesini, 12 Eylül darbecilerin oluşturdukları "Anayasanın" ebediyete kadar hakim felsefe/inanç olmasını isteyen zihniyet sahipleri, "mekkeli müşriklerini" gölgede birakacak kadar "atalarımızın dini elden gidiyor" yaygarasına kapıldıklarını görebiliyoruz. Onlar için şereftir halkın içinden "kurban" seçip, tanrılarını ve efendilerini memnun etmek. Devleti "tapınağa" çevirenler, onların "gönüllü tapınak bekçiliğini" ödülsüz bırakmayacaktır, bırakmadı da!
Ülkücülerin "kurbanlığı" sadece Hakk´a, Adalete ve Hakikata...
MHP kurucularından olan bir büyüyüğüm o günlerin anısına bir itirafta bulunmuştu: Mahkemeler beraat verse de, yine de karakolların, mahkemelerin önünden geçemiyorduk..geçsek bile yüzlerimizi görmemeleri için gizlerdik.
Bu bir korku ifadesi midir? yoksa "baba" dedikleri kurumun o "çirkin" yüzünü bir daha görmemek için bir kaçış mıdır? Diyeceksiniz ki; hangi evlat "baba" tokatı yemedi ki? Ülkücülerin buna itirazı yok ama "baba" tarafindan hem fiziken, hem fikren, hem ruhen tecavüze uğramak "normalleşmenin" neresine koysun "evlatlar(!)"?
12 Eylül darbesi Ülkücülere bunları yaşattı. Bütün "kutsaliyetlerini" yerle bir eden bir darbenin ürünü olan bugünkü "ulusalcı endişeler", özellikle "milliyetçi" kisvesiyle ülkücülerin "darbe yanlısı" göstermelerindeki niyet şeytani değilse, nedir?
Ülkücüler "12 Eylüle" kurban edildi ama artık ülkücüler "devlet" süsü verilen "tapınaklara" kurban olmayacaktır. Israrla ülkücüleri "darbe planlarına" alet etmeye çalışan "ulusalcı soytarılar" şunu bilsinler ki; siren sesi ve tank gıcırtması eşliğinde kalkıp sizler gibi "vals" oynamıyacağız! çünkü her siren sesinde, her tank gıcırtısında gözlerimiz de "eşitlik" olsun diye "kurban(!)" edilen "9 can" canlanır. Binlerce ülkücülerin ailelerin mağduriyeti söz konusu iken, hangi "kurbanlığın" kutsaliyetinden bahsediyorsunuz!?
Ülkücüler işin önemini kavramıştır ve "Milli Devlet ülküsünü" her türlü hamasetten ve sloganlardan arındırmıştır. İnsanı yaşatmak için uğraş vermeyen bir devlet nasıl yaşayabilir? ne kadar "kurbanlıklarla" hayatını devam ettirebilir? Kurban ede ede, kurban edilmeyen tek kendileri kaldıklarında bu sefer kimlerı "kurban" edecekler? Sapık ve şeytani tapınaklara ve cibiliyetsiz ritüellere son verilmeli ve onun yerine halkına hizmet, halkı için varolan, halkı için varlığını sürdüren, halkı için yeniliklere ve gelişmelere açık olan bir devletçilik anlayışı düzenlenmeli. Neden mi sapık ve şeytani? Çünkü "12 Eylül darbeciler" henüz yargılanmadılar, 12 Eylül adam akıllı sorgulanmadı, tatil beldelerinde darbeciler halen "keyif" sürmekteler. Öylese, "milli vicdanım" bu duruşundan ve görüşünden vazgeçmeyecektir. Ülkücüler gözü kapalı, insanına kulak ve değer vermeyen "devletçiliği(!)" değil, gözü ve ufku açık "devletçiliği" benimsediği için, bu "tapınak sahiplerinin", "tapınak bekçilerinin" ve "insan kurbanlığını" tezgahlayanların sonu anlamına gelir ve bu yüzden birileri "köşelerinde" hoplamaya başladı. Onlar daha çok hoplayacaklar, hele bir de Ülkücüler "12 Eylül" ile hesaplaşmalarını "Sinema salonlarına" taşıyabilirse, siz o zaman görün şaşmış hallerini. Ülkücülerin "yaşasın zalimler için cehennem" duası ne kadar ihlaslı olduğunu elbet birgün tadacaklar!
Bu vesile ile Ülkücü şehitleri rahmetle ve minnetle anıyorum ve yazımı Eyüp Gökhan ÖZEKİN Beyin sözleriyle bitiriyorum: Çünkü biz dinimizi, mukaddesatımızı da devletimiz gibi karşılıksız sevdik. Bu iki yakayı, yani devletle mukaddesat sevgisini kendi içinde olduğu gibi, yükseklerde de bir araya getirecek ülkücülerdir. Ülkücülerin sorumluluğu büyüktür. Resmi ideoloji savunuculuğu tahterevallinin bir tarafına dengesiz ağırlık vermektir ki, bu öteki tarafta haksız yere oturanların gereksiz yükselişine neden olmaktadır. Tahterevalli bizimdir… Yazıktır…(5)
NOT: Bütün müslümanların mübarek Ramazan ayının sıhhatla ve hayırla geçirmelerini yüce Yaradandan niyaz ediyorum.
1): Eyüp Gökhan ÖZEKIN; Devlet de Bizim Mukaddesat da! (makale), http://www.millethaber.com//index.ph...37&It emid=75
(2): Ömer Lütfi METE; Milliyetçilik-Milliyetsizlik, Sayfa: 113
(3): Neşet TOKU; Siyaset Felsefesine Giriş, Sayfa: 63
(4): Neşet TOKU; Siyaset Felsefesine Giris, Sayfa: 64
(5): Eyüp Gökhan ÖZEKİN; Devlet de Bizim Mukaddesat da! (makale), http://www.millethaber.com//index.ph...37&It emid=75
Fatih Oğuz
Onaylayan: Beykhan ~ Ekm 05, 2007 ( Bu Haber: 337 kez Okundu )