|
Zamanında yola “kömür” ve “çelik” sahalarında işbirliği ile çıkan ve temelde amacının “Avrupa’da bir daha savaş yaşanmaması” ve “barış” ikliminin kıtaya egemen olması olduğunu deklare eden, Avrupa bütünleşmesi süreci, yoluna günümüzde çok farklı mecrada devam ediyor.
Devletleşme gayretinin ön plana çıktığı süreçte, Birlik hem kendisi hem de kapsadığı toplumlar açısından, temel kimlik yönünden iki ana çizgiyi ortaya koyuyor. Bunlardan birincisi Birlik kendisinin Avrupa’nın bütününü temsil ettiği kanaatinde. İkincisi ise Birlik kimliğini –resmen olmasa da- “öteki” kavramı ile ilişkilendiriyor.
Dönemsel şartlar itibariyle, Avrupa Birliği bütün Avrupa’yı temsil iddiasını ortaya koyarken, doğrudan Brüksel merkezli bir siyasi cereyan halinde olmasa bile, -anayasa taslağının girizgâhında Tanrıya, İncil’e ve Hıristiyanlığa atıf arzusundan ve yükselen sağ dalganın, kiliselerin siyasete tesirinin ve üye ülkelerin hem insan hakları ve azınlık hakları hem de dış politik yönelimleri konularındaki tutumlarından hareketle- “İslam” veya daha gerçekçi bir bakış açısı ile “Türk” ötekileştiriliyor.
Avrupa Birliği’nin siyasi sürecinde Doğu ve Batı Roma imparatorluklarını ve Kutsal Roma-Germen imparatorluğunu hem kurumsallaşma hem de derinleşme ve genişleme süreçlerinde esin kaynağı olarak gördüğü düşünüldüğünde söz konusu siyasi yapıların da aynı “ötekileştirme” yoluna gittiğini de dikkate almak gerekiyor.
Türkiye’nin hâlihazırda tarafı olduğu katılım müzakerelerinin geleceği ve Türkiye ile Birlik arasındaki ilişkilerin temel parametrelerini çözümleyebilmek için, Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığını İzleme Merkezi (EUMC) tarafından hazırlanan “Avrupa Birliği’nde Müslümanlar: Ayrımcılık ve İslamofobi” başlıklı rapora göz atmakta fayda var.
Rapor, Avrupa Birliği’ne üye ülkelerdeki Müslümanların durumunu inceliyor. EUMC’nin teşhisine göre, Müslümanlar Avrupa Birliği üyesi ülkelerde, dini ve milli kimlikleri nedeniyle ayrımcılığa maruz kalıyorlar. Kimlikleri nedeniyle iş, eğitim ve barınma konularında zorluklarla karşılaşıyorlar.
EUMC söz konusu ayrımcılığın tahlilini yaparken, “İslam korkusunun” çoğunlukla “ırkçılık” ve “yabancı düşmanlığı” ile beraber olduğunu ortaya koyuyor. EUMC o nedenle, “İslam korkusu” şeklinde kodlanan düşmanlığın, “göçmenlere ve azınlıklara yönelik yabancı düşmanlığı ve ırkçılık” bağlamında ele alınması gerektiğini düşünüyor.
Avrupa Birliği’nin temelde demokrasi, çoğulculuk, hukuka saygı, azınlık hakları ile bireysel temel hak ve hürriyetlerin esas alındığı düşünüldüğünde, “yabancı düşmanlığının”, “ırkçılığın” ve “İslam (Türk) korkusunun” bu derecede genelleşmiş olması gerçekten çok düşündürücü.
Hâlihazırda birçok Avrupalı fikir adamının dile getirdiği gibi, İslamofobinin “dönemsel şartlara” ve “bilgi eksikliğine” bağlanması ise, sorunun teşhis ve tedavisini güçleştirmekten öteye bir anlam taşıyamaz. Çünkü Avrupa Birliği’nin ve üye ülkelerinin Bosna Savaşı’nda kayıtsız kaldığı dönemde, henüz sözü edilen “dönemsel şartlar” meydana gelmemişti.
Diğer taraftan internetin ve televizyon ile radyo yayınlarının bütün dünyada alenileştiği, erişiminin kolaylaştığı ve yaygınlığının en üst seviyeye çıktığı, hatta içeriğinin çok zengin olduğu bu dönemde, “bilgi yetersizliği” sadece kişisel bir “kabahat” olarak değerlendirilebilir.
Avrupa’da “öteki” konumunda olan Müslümanlar –aynı rapora göre- sözlü tehditlerden fiziksel saldırılara kadar değişen çeşitli eylemlerle karşı karşıya. Aynı zamanda eğitimde başarı oranları ortalamanın altında
Ve işsizlik oranları ortalamanın üzerinde.
Keza aynı şekilde, ortalamanın altında barınma koşullarına sahip bölgelerde nüfuslarına orantısız bir yoğunlukta yaşıyorlar. Müslümanlar genellikle düşük vasıflı işlerde istihdam ediliyorlar ve düşük ücretli sektörlerde aşırı oranda temsil ediliyorlar. Müslümanların Avrupa’da sosyal anlamda ilerlemesi, sosyal hayatta kendisine yer edinmesi ve içinde yaşadığı topluma yönelik aidiyet duygusunu pekiştirmesi mümkün görünmüyor.
Bu çerçeve Avrupa’da Müslümanlar arasında ümitsizliği tırmandırırken ve yaşanan sosyal dışlanmışlık, onların toplumun genelinden yalıtılarak, kendi içinde kapalı ve bütün tarafından yok farz edilerek yaşamlarını sürdürmeleri sonucunu doğuruyor.
Söz konusu raporun Avrupa Birliği’ne üye bir ülke hakkında değil, Avrupa Birliği’nin bütünü hakkında olduğunu burada hatırlatmakta fayda var.
Avrupa Birliği’nde Müslümanlar adı konulsun veya konulmasın, resmi bir tercih ile olsun veya olmasın, bütünden ayrı görülen, negatif anlamda ayrımcılıkla değerlendirilen ve dışlanan, istenmeyen ve varlığı adeta ret edilen bir konuma sahipler.
Araştırmada yer aldığına göre, İngiltere’de Müslümanların işsizlik oranları, hem kadın hem erkekler için, diğer dinlere mensup olanlardan fazla. İrlanda’da %4 olan işsizlik oranına karşılık Müslümanların %11’i işsiz.
Rapordan naklen;
2004 yılında Britanya’da, yapımcılığını BBC’nin üstlendiği bir radyo programı, İngiliz, Afrikalı veya Müslüman kökenleri çağrıştıran isimlere sahip 6 sahte adayın 50 şirkete iş başvurusunda bulunduğu bir deney gerçekleştirdi. İngiliz isimli adayların görüşmeye davet edilme oranı %25 ve Afrikalılarınki %13 olurken, en başarısızlar Müslüman isimliler (%9) oldu.
Yine 2004 yılında Fransa’da Paris Üniversitesi, bir satış elemanı için verilen 258 iş ilanına cevaben bir dizi etnik gruba mensup olarak tanımlanabilecek standart özgeçmişler gönderdi. Kuzey Afrikalı bir kişinin olumlu bir yanıt alma şansının beş kat az olduğu görüldü.
Her iki deneyim de, Avrupa’da Müslümanlar arasındaki yüksek işsizlik oranının, mesleki yetersizlikten değil, dini tercihten kaynaklandığını ortaya koyuyor.
Avrupa’da Müslümanların iş hayatında karşılaştığı ayrımcılık, özünde eğitim sahasındaki ayrımcılığın doğal bir devamı halinde. Aynı şekilde Müslümanların sadece iş ve okul hayatında değil, aynı zamanda resmi makamlar ile ilişkilerinde ve barınma konusunda da dezavantajlı kılındığı biliniyor.
Fakat EUMC raporunda yer alan belki de en çarpıcı bilgi, ırkçı suç mağdurlarının kökenlerine ilişkin ayrıntıları gösteren adli suç veri toplama mekanizmaları sadece Britanya ve Finlandiya’da bulunması. Bütün Avrupa Birliği’nde “sadece” İngiltere, özel olarak Müslümanları nefret suçu mağdurları olarak tanımlayan veriler tutuyor.
Kurallar ve standartlar silsilesi olan Avrupa Birliği’nde –özellikle sistemli çalışan ve verilere dayanan bir mekanizma söz konusu olduğu için- Birlik ülkelerinde Müslüman nüfus konusunda yeterli bilgi bulunmaması hayret verici bir durum.
Mevcut demografik istatistikler Avrupa Birliği’nde ikamet eden Müslümanların sayısı hakkında yalnızca tahmini rakamlar sunuyor. Resmi verilere ve sivil toplum kuruluşlarının tahminlerinden hareketle, Avrupa Birliği’nde, “yaklaşık” 13 milyon Müslüman olduğu varsayılıyor.
Böylece Müslümanlar her ne kadar Birlik içinde ikinci büyük dini grup konumuna gelseler de, özünde bütün içinde sadece %3,5’luk bir nispete sahipler.
Fosil enerji kaynaklarının tükenmesinden sonra, devreye sokulması gereken alternatif ve yenilebilir enerji kaynakları konusunda daha şimdiden ve çok kapsamlı araştırmalar yürüten Avrupa Birliği’nin Müslümanların toplumdan yalıtılmasını ve “tehdide açık” yaşamalarını önlemek amacıyla bir mekanizma kuramaması ve buna uygun bir kayıt sistemine sahip olmaması, bu sürecin de ucunun açık olduğu şeklinde yorumlanabilir.
Bu arada üzerinde özenle durulması gereken ve “dönemsel şartların sonucu” olduğu iddia edilen “İslam korkusunun” arka planı hakkında bir hususun altını çizmek gerekiyor.
O nedenle İslam veya Müslümanlar Avrupa Birliği’nin İkiz Kuleler saldırısından sonra karşılaştığı veya son birkaç yılda yüzleştiği yeni bir kimlik değil.
Müslümanlar ve İslam Avrupa tarihinde daima yer aldılar. Bugün Birlik sınırları içinde yaşayan ve sayıları 13 milyon seviyesinde tahmin edilen, yaklaşık %3,5’un büyük bölümü birçok kuşaktır Avrupa’da yaşayan ailelerden geliyorlar.
Keza bunların arasında yüzyıllardır Avrupa’da olanlar var. Çoğu da yaşadığı Avrupa Birliği üyesi ülkenin pasaportuna sahip. O nedenle Avrupa Birliği’nin ve üyesi devletlerin Müslümanları “Avrupa’nın ve kendi ülkesinin asli unsuru” olarak kabullenmesi gerekir.
Diğer taraftan Avrupa Birliği içinde kısmen belediyeler ve diğer resmi makamlar kısmen de sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen ırkçılık ile mücadele, yabancı düşmanlığını engelleme ve İslam korkusunu önleme gibi hedeflere yönelik birtakım projeler sürüyor.
Ancak Birlik üyesi ülkelerin izledikleri politikalar bazı garip çelişkileri de ortaya koyuyor. Örneğin bir taraftan “dinler arası diyalog” çabalarına destek verirken, diğer taraftan “karikatür krizini” kasıtlı olarak büyütmek veya bir taraftan “anadilde eğitimi” desteklerken, diğer taraftan kendi sınırları içinde “anadilde eğitimi” kısıtlamak, bazı adımların iyi niyeti konusunda kaygılara da neden oluyor.
Aynı şekilde Hollanda’nın göçmenlerin uyum imkânını teşhis için “eşcinsel pornosu” izlettirmesi, Almanya’nın “vicdan testi” uygulaması ve keza aynı şekilde kendisini “Avrupa’nın” siyasi temsiliyetine salahiyetli gören Birliğin, “öteki” kabul ettiği kesimleri ne derecede bütüne ait gördüğü konusunda da kaygılar uyandırıyor.
Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin bugününe ve Birlik içinden Türkiye’nin katılımı hususuna yönelen eleştirel yaklaşımlar esas alındığında da, reformlar ve sair eleştirilerin bahane olarak ileri sürülmesine karşılık “Avrupa’ya aidiyet ve Avrupalı olmak”, “Kıbrıs”, “Ermeni iddiaları”, Pontus iddiaları”, “Süryani iddiaları” ve “azınlıklar” ile “Fener Rum Patrikhanesi” gibi konularda, Avrupa’nın kendisini taraf gördüğü ve her nasılsa bu konularda da tarafların “Hristiyan Avrupalılar” ve “Müslüman Türkler” olarak şekillendiği veyahut yönlendirildiği dikkat çekiyor.
Avrupa Birliği içinde Müslümanların ötekileştirilmesi, “dönemsel şartlar” ile başlamadı, ama meşrulaştırıldı. Aynı şekilde Türkiye ile katılım müzakereleri, Birliğin ortaya koyduğu değerler silsilesinin samimiyeti için de ciddi bir kantar haline geldi.
Merkezi Viyana’daki Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığını İzleme Merkezi (EUMC) Başkanı Dr. Beate Winkler, Almanya’nın Sesi Radyosu’na verdiği beyanatta, “politikacılar için somut önerilerimiz var: Öncelikle liderlerin, İslam düşmanlığı, ırkçılık ve yabancı düşmanlığına geçit verilmeyeceğini açıkça söylemeleri gerekir. İkinci adım, ayrımcılığın önlenmesi yasalarının etkili olarak uygulanması. Üçüncüsü, ayrımcılıkla mücadele eden kurumların maddi ve personel açıdan güçlendirilmesi. Ama aynı zamanda okullarda farklı kültürleri gözeten ders biçimleri benimsenmeli” dedi.
Winkler’in bu sözleri henüz Avrupa Birliği üyesi ülkelerin yöneticilerinden bir cevap bulmadı. Winkler’in ifadesine göre, Avrupa ülkesinde Müslümanlarla ilgili istatistik bilgileri yok ve bu veriler olmadan konunun analizi de mümkün değil. Bu durum dahi, konunun vahametini ispat ediyor. Ama sadece bu da değil.
İngiliz Financial Times Gazetesi’nde yayımlanan bir araştırmaya göre, Fransız ve Almanların %35'i AB'yi “her şeyden önce bir Hristiyan kulübü” olarak kabul ediyor. Bu arada, İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya ve Almanya'da araştırmaya katılanların %31'i, çocuklarının bir başka dinin mensubu ile evlenmelerine “hayır” diyeceğini ifade ediyor. |