|
Ne 'ulusalcılık' ne de 'Amerikancı İslâmcılık'
Ülkemizde bugün iki türlü cephe ve kutup oluşturulmaya çalışılıyor. “Başka çözüm yok” diyorlar. Sanki başka bir kurtuluş çaresi yokmuşçasına beyinlere dayatma yapılıyor. Her defasında “gidişata göre”, “ya oradansın ya buradan” deniyor. Kendilerini “rüzgâr” görenler, “akibet” arıyor! Oyunu yazan başkaları, oynayan hep “biz” oluyoruz.
Birileri de “üçüncü yol” ilan ettiği zaman marjinal oluyor!
Çeşitli “-ek” lerin hükmünde ruhunu esirleştirenler, küf kokulu, bayat ideolojileriyle sözde memleket kurtarma telaşında cephenin bir tarafına geçerek “reçetemizi” yazıp çiziyorlar. Bol vitaminli zannedilerek bu halka yutturulan sözde reçetelerin dün olduğu gibi bugünde sıkıntı ve bunalım yaratacağı aşikar! O halde tarih üçüncü yolun yolcularını yazmak üzere son hazırlıklarını da yapıyor. Çünkü o tarih üçüncü yolun araftaki zümresini bekliyor.
Ulusalcı olmak zorunda mıyız?
Ulusalcılık gibi kök ve gelenek ile baştan başa bağlarını koparmış bir çizginin bu ülkeye yarardan fazla zıtlaşma ve kutuplaşma getireceğini kendileri de biliyor. “Olmak” durumunun ince ve hassas çizgilerini tamamen maddesel ve gündelik şeylere bağlayarak, sözde vatanseverlik adına ulusalcılık yapılan bir ülkede, ulusun can güvenliğini koruyormuşçasına “ulusalcılık” kavramına sığınılıyor. Halbuki kendilerini “merkezde” gören bu zevatın “merkez dışında” yer alan kenar köşede durduğunu biliyoruz.
Damarlarımızı birbirinden ayırmaya çalışan ulusalcı tayfa, ulus olma kavramını yalnızca kendi diktalarıyla gerçekleştirebilme derdindeyken, “vatanseverseniz ulusalcısınız” kolaycılığına da kaçıyor.
Renkliliğe tahammülsüzlüklerinden dolayı ulusalcılık yaftasına bürünerek ulusu temsilen nutuklar savuranlar, bu halkı mı temsil ediyor, yoksa kendi iktidarlarını kendi yönetimleri mi… Beslendikleri yerin yalnızca “laiklik” olduğunu bildiğimiz bu topluluğun laiklik ile başlayan serüveninin “laisizm” ile devam ettiğini görüyoruz. Bu ülke insanının “olmak” durumunda yalnızca ve tek olarak laiklik ile yaşam sürdüğünü düşünenler elbette yanılıyor. Kişi laik ise “vardır”, değil ise “yoktur” mantığı, mantıktan öte “tep tip” oluşturma duruşunu gösteriyor bize.
Şimdilerde kim “vatan” diyorsa Ulusalcı ilan ediliyor. Şimdilerde kim “millet” diyorsa ulusalcı ilan ediliyor. Şimdilerde kim “cumhuriyet” diyorsa ulusalcı ilan ediliyor… Liste uzuyor. Siyasi tarihimizin hep bir köşesinde gerçekten ve hakikaten bir marjinal oluşum içinde duran ulusalcılık ve laisizm, bu önyargıların ve şablonların bu şekilde daralmasıyla kimliğini ortaya çıkarmış oluyor. Ve bugün karşımıza vatan kurtarıcı, vatan sevdalısı, ulusun kahramanı seçilmiş, özel, aristokrat bir topluluk çıkıyor: Ulusalcı ve Ulusalcılık!
Cadde başı, “satılan vatanın kurtarılması için” açılmış olan çeşitli “dernekleri” ulusalcılığın zenginliği olarak mı görmeliyiz… yoksa ulusalcılığın meyvelerini yemeye çalışan ama pay derdinde olan bir mücadeleye girdiklerine mi inanalım… Onlar pankartlarıyla, astıkları tabelalarla kurtarıcılığımıza (ama nedense medeniyetimizden söz eden yok) soyunup, dışarıda ve içerde ne kadar düşman varsa teşhir etme derdine düşmüş. Manzaraya bakar mısınız: Kendi içlerinde bile ulusalcılık namına bölünmüş durumda oldukları halde, bu ülkenin bütününü kucaklama telaşı içerisindeler!
İçi boşaltılmaya çalışılan olmazsa olmazların, bu şekilde ulusalcılık adında dernek vs… biçiminde örgütlenerek kurtarılmaya ve korunmaya çalışılmasına şaşılacak şey. Ulvi, kutsal değerlerimizi ulusalcılık gibi seküler kavramlarla isimlendirip özetlemek yanlış olacaktır.
İslâmcı olmak zorunda mıyız?
Müslüman, İslâmcı olmadan da Müslüman olunacağını bilmelidir. Müslümanlık için şart olan şeyler bellidir. Sona konulan ve birileri tarafından eklenen “-cı” eki, İslâm’ın ve Müslümanlığın o koskoca dünyasını belli şablonlara hapsetmekten başka ne işe yarar?.. Bir Müslüman aracını da, amacını da, merkezini de, duruşunun ne olması gerektiğini de bilmediği takdirde, araçları ve amaçları birbirine sokacaktır. Bu da “kaş yaparken göz çıkarmak” olacaktır. “Suya sabuna dokunmak” telâşesinde suyu ve sabunu avucunun içinde kaybedenler kaybetmeye bir fiil mahkûmdur!
Hele ki “Amerikancılaşmış bir İslâmcılık” anlayışının ülke insanına, yaşadığımız topraklara, coğrafyamıza, Müslümanlara getireceği “vebal” büyüktür. Bunun altından kimse kalkamaz. Bunun bu ülkeye tohumlarını ekenler ve çocuklarını da jonileştirip, kozmopolit bir kültürle büyütenlerin İslâm ve Müslümanlık adına konuşmaya nasıl hakları olabilir? Dünyayı toza dumana katarak, sömürmedik toprak, ezmedik çiçek, öldürmedik insan bırakmayan emperyalist bir ülke yönetiminin fikirbazlığını yaparak “İslâmcı” kimliğe sığınmak sizce ne kadar İslâmcadır? Değildir! Olmamalıdır. Bu ağız İslâm ağzı olamaz.
Paratapar bir vaziyetin modern temsilciliğini yaparak İslâmcılıktan, kapitalist-liberal Amerikancı İslâmcılığa terfi edenler, kimi zaman da sırf göz boyamak için hem din nutukları atar, hem de yoksulluk edebiyatı yaparlar. Vahşilerin uysallarla ve vasatlarla aynı dili konuşabilmesi mümkün müdür? Bu ülkenin uysal, normal, vasat çocuklarını, kürsülerden ve son model jiplerin kara pencereleri arasından sömürmeye kalkmak İslâmcılığın hangi özel kısmında yazar?
Türkler katiyen “Amerikancı İslâmcılığı” kabul etmeyecektir! Zira ruha aykırı bir şey söz konusudur burada. Ruha aykırılık, ruhsuzluğa meyletmeme anlamına gelir.
Mevcut zevat, kimi zaman “oraları da İslâmlaştırıyoruz” diyecektir, kimi zaman “dışarıya açılıyoruz” diyecektir, kimi zaman “Müslümanlar da zengin artık” diyecektir, kimi zaman “diyalog için her şey makbûldür” diyecektir… Biz burada reddiyeci yönümüzü göstereceğiz. “Seni ve sizi reddediyoruz” düsturunda, oluş anını ve oluş sırrını açığa çıkararak, “biz de buradayız, biz de bu ülkedeyiz” deme cesaretinde yüreğimizi, aksiyonumuzu ve fikir dünyamızı ortaya koyma eylemini gerçekleştirmeliyiz.
Üçüncü Yol!
Ve şüphesiz, yapay ve sanal cephelerde gözükmeden, gerçek ve esaslı bir dâvâ şuurunda olabilmek lâzımdır. Kökten atiye gitmek, atiden atiye koşmak heyecanında, “dün vardık, bugünde varız, yarın da olacağız” üçlemesinde bentleri yıka yıka, gönülleri yapa yapa, vücudu birleştirerek tarihle birlikte ilerleyerek yol almak gereklidir.
Gerçek ve hakiki sorunlarla uğraşmak, onların temellerini ve mazilerini bilmek, ona göre onun için çözüm yolu bulmak şarttır. Bu şartlar manzumesi uzayabilir. Biz dışarıdan dayatılan sorunlara yaklaşanlardan değil, içeride yıllanmış sorunların çözüm yollarını bulmak düşüncesindeyiz.
Bu ülkenin çocuğu, laiklik ile yatıp kalkanlardan, Müslümanlık adına İslâmcı nutuklar savuranlardan, halka rağmen halkçılık yapanlardan, küflenmiş ideolojilerin yalanlarıyla yoksulluk çözmeye kalkışanlardan, batıda aldığı eğitimle kendisini seçilmiş bir sınıftan görerek ülke adına ahkam kesenlerden olmayacaktır/olmamalıdır! “Eşkıya dünyaya hükümdar” olmadan tavrını ve tarafını da belli etmelidir. “İdeolojiler öldü, devir para devri, onlar eskidendi, şimdi işler değişti, baksana şu teknolojiye…” gibi çilesiz, gayesiz, kısacası havasız ve susuz bir hayat edinebilme telaşı içerisinde olanlardan da olmamak lâzımdır!
Üçüncü yolun ışığı yanmıştır. Ara kervanını beklemektedir…
|